Bisiklet dünyasına girdiğim andan itibaren severek takip ettiğim çok değerli Gökhan Kutluer ile keyifle kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.

Terscomtr’nin önemli başlıklarından birisi olarak belirlediğimiz bisiklet, benim yaklaşık 1,5 yıldır ciddi olarak içerisinde bulunduğum bir dünya. Çocukluğumuzun bir parçası olarak gördüğümüz bu iki tekerlek dünyasının önemli parçasını gerçekten keşfetme adımlarım da bu süreç içerisinde oldu. Fiziksel gelişimimle birlikte bisikletimle yaptığım yolculukların limitleri artarken, beraberinde getirdiği kültürü de ona olan yeni bakış açımla anlamaya başladım.

Bu süreç beni sosyal medyada da ilham alabileceğim noktalara itti elbette. Gökhan Kutluer de, bu arayış sonucunda takip etmeye başladığım ve “bugün ne paylaşmış acaba?” diyerek severek takip ettiğim kişilerin en başında. Oluşturduğumuz bu yeni mecradaki ilk röportajımızı onunla yapıyor olmak da bu açıdan bana ayrı bir mutluluk veriyor. Sözü daha fazla uzatmadan sizleri bisiklet ile birlikte sürdürülebilirliğin içerisinde yer aldığı keyifli sohbetimizle baş başa bırakıyorum.

Gökhan Kutluer; bisiklet macerasından yazarlığa yolculuk

1- Bisiklet ve sürdürülebilirlikten önce kademeli olarak ilerlediğin yazarlık maceranı da öne çıkarma gereği duyuyorum. İlk kitabın Bulut Fabrikası’nın ardından geçtiğimiz yıl içerisinde “Türkiye’den Gitmek” adlı ikinci kitabını okurların beğenisine sundun. İlk olarak yeni kitapla ilgili neler hissediyorsun, sana geri dönüşler ne yönde oldu bundan biraz bahseder misin lütfen?

Kitabı yazarken önem verdiğim iki nokta vardı. Biri sade anlatım, diğeri ise samimiyet. Yani başımdan geçenleri; beni göç serüvenine iten şeyleri ve bu süreçte yaşadıklarımı okuyucuyu sıkmadan, mümkün mertebe en şeffaf haliyle aktarmak istemiştim.

Kitabın ilk baskısı altı ayda tükendi ve okuyuculardan genel itibariyle olumlu dönüşler aldım. Cesaret aşılayan, farklı pencereler açan ve bir anlamda ilham veren bu kitabı yazabilmiş olmak çok güzel. Amacım gerçekleri anlatmaktı çünkü kitabımın basit bir kişisel gelişim kitabı gibi anılmasını istemiyordum, zira o kategoride yeterince kitap var. Benimkisi, göç etmek isteyen birine bu sürecin öncesi ve sonrasına dair fikir verme isteğiydi. Nitekim öyle de oldu.

Biraz daha detay isteyen okuyucular da vardı ancak onlara yazarlığa devam etmek istediğimi, üçüncü kitapta merak ettikleri başka noktalara değineceğimi söyledim.


2- Peki yazarlık noktasında kendini nasıl bir aşamada görüyorsun? Önümüzdeki süreçte bizi bekleyen bir diğer kitap için bazı düşünceler oluşmaya başladı mı?
Doğrusunu söylemek gerekirse dilimin ve tarzımın oturmasına biraz daha var.

Sonrası için ikinci kitaptaki tarzımı korumayı hedefliyorum. Görünen o ki anlatı yolundan ilerleyeceğim. Üçüncü kitapta göçmen birinin yeni bir ülkeyi keşfederken geçirdiği süreçlerin detaylandırılmış hali olabilir. Ancak elbette tek gündem göçmenlik olmayacak. Ana akımdan ayrı bir şekilde kişisel zevklerini geliştirmek isteyen kişilere seyahat ve gezi kültürüne dair belli başlı bilgiler vermek, onlarla bazı anılar paylaşmak istiyorum.

Seyahat, yeni yerler görme isteği ve bununla ilintili olarak tecrübe aktarımı, insanlık tarihinin en eski fenomenlerinden birkaçı olarak sayılabilir. Önceleri avladığı hayvan figürlerini yaşadığı mağaranın duvarına işleyen bizler, şimdilerde ise gördüğümüz yerleri, yediğimiz yemekleri paylaşıyoruz sosyal medyada.

Ancak seyahat etmek artık eskisi gibi dünyanın sadece en popüler şehirlerine gitmekten ibaret değil. İnsanlar artık başka ülkelerdeki başka hayatları tecrübe etmek; onların nasıl yaşadığını gözlemlemek istiyor ama bunu nasıl yapacaklarına dair pek bir fikirleri yok. Bu konuya biraz kafa yorarak kitabımda buna dair yol haritaları paylaşmayı düşünüyorum.

Dördüncü veya beşinci kitap içinse aklımda bir modern toplum eleştirisi yazmak var ancak henüz sadece fikir aşamasında. Belli başlı taslaklara oturtabilmiş değilim. Sokakta futbol oynayabildiğim bir çocukluğun ardından teknolojideki tüm ani değişimlere tanıklık edebilmiş olmak; buna paralel olarak toplumda yaşanan kırılma noktalarını da farklı bir gözle analiz edebilme şansı veriyor. Bu gözlemleri aktarabileceğim bir kitap yazma fikri beni çok heyecanlandırıyor.

Bisiklet, sürdürülebilirliğin tam merkezinde

3- Yavaş yavaş röportajımızın merkezinde olan sürdürülebilirlik ve bisiklete gelmeye başlayalım. İlk olarak şunu sormak istiyorum müsadenle, sürdürülebilirlik senin için ne ifade ediyor? Senin gözünden, bisiklet bu konunun neresinde?

Sürdürülebilirlik kelimesi benim zihnime üretkenlik, çeşitliliğin devamı, başka canlılara saygı ve elbette ki doğal kaynakların verimli kullanılması gibi kavramları getiriyor. Bisiklet bu konunun elbette ki tam merkezinde çünkü bisiklet doğası itibariyle tamamen (elektrikli bisikletleri veya yeni nesil elektronik vites gruplarının enerji ihtiyacını saymazsak) insana bağımlı, insan gücüyle var olabilen bir araç.

Bisikletle bağlantılı olarak turizm konusuna da değinmek istiyorum. Son dönemde bisiklet turizmi popüler hale gelmeye başladı ve bu bağlamda popüler bisiklet rotalarında irili ufaklı bisiklet dostu oteller açılıyor. Bu oteller arasında gördüğü restorasyon işlemi sonrası otel olarak kullanılacak hale getirilen yapılar da var. Yani sıfırdan bir yapı yerine mevcut yapıyı yeniden kullanıma açma hadisesi hem eşyanın doğasına son derece uygun hem de kulağa oldukça heyecan verici geliyor.


4- Son dönemlerde hayatının bir bölümünü Almanya’da geçirdin ve oraya çok fazla adapte olamayıp tekrar İtalya’nın yolunu tuttun. Yakın örnekler olduğu için sormak istiyorum. Bu iki bölgenin bisiklet ve sürdürülebilir ulaşıma olan bakış açılarından bize biraz bahsedebilir misin? Bir kıyaslama yapmak gerekirse gerek günlük hayat gerekse kültür olarak hangisini ön plana koyabilirsin?

Evet, Canyon için Koblenz’in yolunu tuttum ancak ne Koblenz şehri ne de Alman kültürü bana hitap etmedi. Giderken beni heyecanlandıran unsur şirketin kendisiydi. Yani Canyon olduğu için gitmiştim. Ancak zaman içinde -her ne kadar işimle ilgili hiçbir problem yaşamamış olsam da- Almanların hayatı yaşayış biçimlerinin benimkiyle uyuşmadığını anladım ve İtalya’ya geri döndüm.

Almanya, bisikletin ulaşımdaki yeri açısından biraz daha önde sayılabilir. Yani Amsterdam, Kopenhag gibi şehirlerin izinden gidiyorlar. İtalya ise bisikletin daha çok sportif tarafında önde. İtalyanlar bisikleti düşündüğü zaman akıllarına ilk gelen bisikletler sepetli şehir bisikletleri değil, spor amaçlı kullanılan yol veya dağ bisikletleri oluyor.

Sürdürülebilirlik kavramı henüz çok yeni. Almanya gibi ekonomisi kuvvetli ülkelerde bu kavram elbette ki daha çabuk benimsenecektir. İtalya gibi geleneklerini zor terk eden ülkelerde ise bu tip kavramların topluma nüfuz etmesi zaman alacaktır. Diğer yandan, kavram sadece Batı için tamamiyle uygulanabilir halde. Yani dünyanın geri kalanındaki eşitsizlik, kaynak kıtlığı, açlık vb. şeyler düşünüldüğünde birkaç ülkenin sürdürülebilirliği ilke edinmiş olmasının tüm dünyayı yeniden şekillendirmeye yeteceğini sanmıyorum.


5-Bu zamana kadar gittiğin ülkeler arasında bisiklet başta olmak üzere çevreci ve sürdürülebilir ulaşıma en çok önem verdiğini gördüğün/unutmadığın yer neresi oldu? Bu konudaki deneyimlerinden biraz bahsedebilir misin?
Başta Danimarka olmak üzere İskandinav ülkeleri bu konuda epey önde. Nüfus az olunca eğitmek daha kolay oluyor belli ki…

Ulaşım ekseninde sürdürülebilirlik kavramı kendi içinde belli başlı çelişkilere sahip olsa da AB içinde gittiğim hemen her ülkede toplu taşıma araçlarında bir yenilenme gözlemlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Yani sadece bisiklet değil, kitleleri bir yerden bir yere taşıyan araçlarla da sürdürülebilir ulaşımı desteklemek mümkün gözüküyor ancak bunun maliyetini karşılayabilecek ülke sayısı ne yazık ki sınırlı.

İstanbul’da bisiklet dendiğinde akla gelen şey, deniz kenarında keyif için sürmekten ibaret.

6- Aralıklarla da olsa Türkiye’ye gelip şöyle bir “memleket havası” almayı ihmal etmiyorsun (henüz bu ziyaretlerde denk gelemediğimiz için üzgün olduğumu da belirtmeden geçmek istemiyorum). Yurt dışından buraya gelip yaptığın gözlemlerde, İstanbul’u, Türkiye’yi bisiklet ulaşımı ve sürdürülebilir ulaşım çözümleri konusunda nasıl değerlendirirsin?


Türkiye’nin diğer kentlerinde öyle uzun süreler bisiklet kullanmadığım için ülke geneli hakkında konuşmak istemiyorum ancak İstanbul için konuşmam gerekirse bisikletli bir İstanbul düşüncesi bence son derece ütopik. Konuya nereden başlayacaksınız ki? Ne şehrin insanı bisiklete hazır, ne de yolları… Ne bireyler birbirine saygılı, ne de bisiklet yolları ulaşımı entegre… İstanbul’da bisiklet yolu ya da bisikletle ulaşım dendiğinde akla gelen şey, deniz kenarında keyif için bisiklet sürmekten ibaret.

İstanbul’da bir aile kurmuş olsam, çocuğumun bisikletiyle kesinlikle genel ulaşım hatlarının içinde olmasına (arabalarla bisiklet yollarının olmadığı ortak yollarda sürmek vs.) izin vermem. Onu alır doğayla iç içe bir yerlere götürür, orada sürmesini sağlarım. Ehliyetini nasıl aldığı belli olmayan, trafikte sinir hastası olmuş kişilerin kullandığı binlerce aracın önünde bisikletiyle olmasını istemem.

Ben bisikletli kentler konusunu Platon’un demokrasiyi ele alış biçimiyle benzer şekilde ele alıyorum diyebilirim. Bisikletli bir şehir, bisikletli bir hayat düşünmek istiyorsanız, o hayatın içindeki diğer öznelerin de en az sizin kadar eğitilmiş olması gerekiyor ancak 15 milyondan fazla insanın yaşadığı ve ekonomisi gitgide kötüleşen bir şehrin sürdürülebilir ulaşımdan, bisikletten ve çevre dostu otobüslerden önce çözmesi gereken çok daha temel problemleri olduğunu düşünüyorum.


7- Bu bağlamda gözlemlediğin eksiklikler üzerinden, yurt dışında görüp “Türkiye’de görmeyi çok isterdim” dediğin bir proje veya uygulama var mı?
Başkalarının hayatına olan saygı, olumsuzlukları tolere edebilme ve biraz da sabır… Bunları oturtabilirsek hemen her uygulama zaten İstanbul’da da hayata geçebilir. Avrupa her ne kadar bu tip konularda önde gözükse de insanı genel itibariyle yeniliğe oldukça kapalı. Kurallarla şekillendirilen bir toplumu var. Türkiye’de ise müthiş bir tüketim kültürü var. Yeni olana iştah, merak ve onu elde edebilme arzusu var. Bu arzuyu eğitimle kontrol altına alıp toplum için faydalı konulara doğru yönlendirebilsek, şehri çok kısa sürede yaşanabilir hale sokabiliriz.

Farkındayım, devamlı olarak soyut şeylerden bahsediyorum ancak inanın bana Batı’dan hangi uygulamayı getirirseniz getirin; o uygulamayı tecrübe edecek kişileri yeteri kadar eğitemediğiniz müddetçe hiçbir anlamı yok. Daha engelli insanlar için kaldırım düzenlemelerinin önemini yeni yeni kavrayabildik…


8- Türkiye’de bisikletçi gözünden en çok şikayet edilen noktaların başında otomobil sürücülerinin tutumları geliyor. Yurt dışında otomobil/kamyon sürücülerinin bisikletlilere bakış açısıysa ilgili neler söyleyebilirsin?
Az önce de dediğim gibi kurallarla kontrol altına alınmış, işlenen suçun ağır cezalara çarptırıldığı bir sistem var. Bu da elbette bir kontrol sağlıyor. Bazı ülkelerde arkamda dakikalarca benimle süren sürücülere, kavşaklara daha girmemiş olmama rağmen benim kavşaktan geçmemi bekleyen saygılı bireylere denk geldim. Bazı ülkelerde ise şehirdeki otobüs şoföründen dağdaki dar bir yolda sabırsızlık gösteren densizlere kadar pek çok kötü örnekle karşılaştım.

Karadağ, zaman zaman İtalya ve Koblenz’de hem iyi hem kötü örneklerle karşılaştım. Hollanda, Danimarka, Norveç, Lüksemburg, Belçika gibi ülkelerde ise tavır hep olumluydu. Ancak şunu belirtmek isterim ki kuralların doğru düzgün uygulandığı ülkelerde konuya yaklaşım tek taraflı olmuyor. Yani sadece arabalar bisiklete dikkat etsin, bisikletli canı ne isterse yapsın gibi bir durum söz konusu değil. Bisiklet sürücüsü de trafikteki kurallara uymak, şehir içinde bisiklet yolu varsa ve kullanılabilir durumdaysa oradan gitmekle yükümlü. Aksi durumda hem polisten hem de sürücülerden pek de nazik olmayan uyarılar gelebiliyor.

Ben de muhtemelen birkaç sene sonra elektrikli bir yol bisikleti alır, gitmek istediğim yerlere daha az terleyerek ve yorularak gitmenin keyfini sürüyor olurum

9- Son olarak sana piyasanın güncel trendlerinden birisi olan elektrikli bisikletleri sormak istiyorum. Pek çok otomobil üreticisi de gerek yerel gerekse küresel üreticilerle bir araya gelerek elektrikli bisiklet ve scooter gibi ürünleri karşımıza çıkartmaya başladı. Bu durum gözlemlediğim kadarıyla bisiklet meraklılarını da ikiye bölmüş durumda. Sen elektrikli bisikletler hakkında ne düşünüyorsun? Gelecekte nasıl bir yerleri ve potansiyelleri olabilir?

Hem bisiklet sektöründe hem de hobi kullanıcıları arasında bisikletin hakkını verme konusunda oldukça uçlarda olan kişilerle tanıştım. Yarışanlar arasında bu söylemleri normal karşılıyorum zira onların arasında başka türlü bir rekabet söz konusu. Ancak geri kalan herkes istediği bisiklete istediği gibi binmekte özgür olmalı.

Biri dizlerinde problem varsa ya da en basitinden direkt olarak tembelse, elektrikli bisiklete binip istediği yere gitmesinde herhangi bir sorun yok. Sonuçta hala bisikletin üzerinde ve hala doğaya daha yakından bakmak istiyor ya da hala şehirde bir arabadan çok daha az yer kaplıyor. Ben bunda yanlış bir şey görmüyorum. Ben de muhtemelen birkaç sene sonra elektrikli bir yol bisikleti alır, gitmek istediğim yerlere daha az terleyerek ve daha az yorularak gitmenin keyfini sürüyor olurum.

Bisiklet sektöründe bazı şeyler ihtiyaçtan doğuyor ve sonra başka yöne doğru evriliyor. Örneğin; yol bisikletinde disk frenler temelde yağmurlu havalarda veya temiz olmayan bir arazide sürerken daha güvenli olduğu için tercih edilmeye başlanmıştı. Ancak sonraları bu durum profesyonel dünyaya kadar uzandı ve şimdi yarışların hemen hepsinde disk frenli yol bisikletleri görüyoruz. İnişler hızlandı, frenleme mesafeleri kısaldı, karbon fiber tekerlek setlerinin tasarımı değişti derken, disk frenler pek çok farklı konuya temas eder duruma geldi.

Aynı durum elektrikli bisikletler için de geçerli olabilir. Bataryalar küçüldüğünde, pil ömrü uzadığında ve elektrikli bisikletler de normal bisikletlerle aynı ağırlığa yaklaştığında, çok daha sık tercih edilir hale gelebilir ve hatta onlar için özel yarış klasmanları bile açılabilir.

——————–O mu? / Bu mu?———————

MTB mi? / Yol mu?

Yol

Şehir içi tur mu? / Uzun tur mu?

Uzun tur

Tek sürmek mi? / Grup sürüşü mü?

Eğer gruptakilerin performansı birbirine yakınsa grup sürüşü. Bunun haricindeki tüm koşullar için cevabım tek sürmek olur.

Tırmanış mı? / İniş mi?

Tırmanış.

Tour de France mı? / Giro d’Italia mı?

Yaşadığım ülkeye torpil yaparak Giro d’Italia diyorum!

Gökhan Kutluer’e zaman ayırıp bizimle bu keyifli sohbeti gerçekleştirdiği için teşekkür ediyorum. Kendisinin bolca İtalyan havası esen Instagram hesabını takip etmenizi öneririm…