Küresel ısınmayla mücadele kapsamında 197 ülke tarafından kabul gören Paris İklim Anlaşması hükümleri ocak ayı itibarıyla küresel bazda işlemeye başladı.

Sanayileşmeyle birlikte son yıllarda hızla artan iklim değişikliğinin bariz etkilerini daha net görüyoruz. Yüksek sıcaklıklardan oluşan Avustralya orman yangınları, Endonezya sel felaketi ve günden güne okyanus seviyesindeki yükselmeye neden olan buzulların erimesi gelecekte bizi bekleyen daha büyük felaketlere bir uyarı olarak karşımıza çıkıyor. Hem de Hollywood’un “dünyanın sonu” temalı filmlerini aratmayacak cinsten. İşte bir çok iklim bilimcinin de ön gördüğü bu kötü senaryoların gerçeklememesi adına, birçok ülkenin katılımıyla düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi 2015 yılında Paris’te 21. Taraflar Konferansı’nda kabul edildi. 2020 itibariyle resmi olarak devreye giren ve Türkiye’nin de imzaladığı(henüz onaylanmadı) bu anlaşmayla ilgili bilgileri tazelemekte fayda var.

Paris İklim Anlaşması maddeleri

2015’te imzalanan anlaşmanın geçmişi aslında 2007’ye kadar dayanıyor. Bu hususta Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde emisyonların acilen azaltılmasının önemine vurgu yapılmıştı. Bu önemli gelişmeyle 13. Taraflar Konferansı‘nın 2020 sonrası yeni iklim rejimi müzakereler süreci de resmi olarak başlatılmış oldu. Gelişmiş ülkelerden bağımsız olarak sınır tanımayan küresel ısınma; büyüme stratejileri, enerji politikaları, sağlık, tarım, su kaynaklarının kullanımı, gıda güvenliği ve ülkelerin sürdürülebilir hedeflerinde etkili rol oynuyor. Fosil yakıt kullanımını azaltıp yenilenebilir enerjiye geçilmesini hedefleyen bu süreç sera gazı emisyon azaltım kapasitelerinin yükseltilmesi , teknoloji geliştirme, ulusal katkılar, şeffaflık uygulama alanlarında çerçeve oluşturmuştur.


Paris Anlaşmasının en önemli maddesi küresel sıcaklık artışının 2°C’nin (mümkünse 1,5°C) olabildiğince altında tutulması. Hedeflerin gerçekleştirilebilmesi adına belli hususlarda, gelişmekte olan ülkelere ihtiyaç duyduğu finansman desteğinin sağlanması da yine antlaşmanın önemli maddeleri arasında. Ancak bilim dünyasındaki son değerlendirmeler, verilen tüm taahhütlerin tutulması senaryosunda elde edilecek 2°C hedefinin bile yetersiz olacağına işaret ediyor. Bu konuda atılması gereken adımsa var olan hedefleri daha da ileriye taşıyacak yeni bir mütabakat. İklim değişikliğine karşı en hassas bölgelerden biri olarak tanımlanan Türkiye de, bu durumun etkisini su kaynaklarının azalması yönündeki gündemiyle net şekilde hissediyor.